KÜÇÜK TATLI BİR HUZUR
Ağustos böceklerinin ritmik ve düzenli çıkan sesini, özgürce gökyüzünde dolaşan martıların uyumlu ve hayat dolu haykırışlarını ve sesin sessizliği diye tarif edebileceğimiz deniz dalgalarının eşsiz sesini saymazsak ortalık bir hayli sessizdi. Güneş, sesini duyurmak isteyen, tüm dikkatleri üzerine çekmek isteyen bir çocuk gibi kararlıydı. Işığını ve sıcaklığını tüm gücüyle, müthiş bir kararlılıkla etrafa saçıyordu. Aslında muazzam ve sıcak bir yaz gününde olması gereken buydu. Bulutlar ise en büyük dostları yağmur bu sıralar ortalıkta görünmediği için gökyüzünü terk etmişlerdi. Şimdi gökyüzünün sahibi tüm ihtişamıyla parıldayan güneş ve fütursuzca uçuşan, gökyüzünde dans eden martılardı. Bu sıcak ve nemli havayı denizden esen, tuz ve yosun kokulu meltem bir nebze serinletiyordu. Toprak ise yapısı gereği nemli bir topraktı ve etrafa hoş bir koku saçıyordu. Kızılçamlar esen rüzgarda ahenk içinde dans ediyorlardı. Kızılçamlar ile denizin arasındaki alanda ise mersinler ve zakkumlar seyrek bir şekilde yer alıyorlardı. Sararmış ve kurumuş otlar rüzgarın da etkisiyle bir sağa bir sola sallanıyordu. Zaman niteliği ve görevi gereği durmadan akıyor ve ilerliyordu. Güneş de zamanın bu tutumundan etkileniyor ve sarıyı terk ederek kızıllaşıyordu. Ağustos böcekleri de dinlenmeye çekilmiş, ortalık sessizleşmişti. Şimdi daha serin bir şekilde esen rüzgar nedeniyle sallanan mersinler, kızılçamlar ve sararmış otların çıkardığı birbirine benzer sesler ile başlı başına bir melodi olan dalga seslerinin haricinde bir ses kalmamıştı etrafta. Kahramanımız "düşünen adam" da gözlerini kapatmış, yüzünü denizden esen serin melteme teslim etmiş, kulağına gelen eşsiz seslerin eşliğinde zamanı durdurmaya çalışıyordu. Zaman insandan bağımsız şekilde aksa da zamanın bir alt türü olan insanın zamanı o kişinin isteğiyle durdurulabiliyordu bazen. Bu da, o anlardan birisiydi. O an sadece küçük tatlı bir huzuru hissediyordu. Doyumsuz, eşsiz ve tarif edilemeyecek derecede ruhu iyileştiren bir huzurdu. Huzur çok farklı bir şeydi. İçinde mutluluğu, mutsuzluğu, kalabalığı, yalnızlığı ve nice zıt duyguları barındırıyordu. Usulca gözlerini açtı. Zamanı durdurduğu için ne vakittir bu şekilde huzurlanıyordu, bilmiyordu. Evet, huzurlanmak... Kendisinin keşfettiği bir eylemdi ve bu nedenle kendisinin keşfettiği bir isim vermişti bu eyleme. Hayatın yüklediği ağır yükler, sıkıntılar, dertler, üzüntüler ona karşı saldırıya geçtiğinde karamsarlığa kapılmadan ona mutluluk, sevinç ve umudu verecek olan bir tutam huzur için bunu yapardı hep. Huzurlanmak, onun hayata karşı ayakta durma şekliydi. Gözlerini usulca açtı. Uzun süre gözleri kapalı şekilde durduğu için karanlığa alışmış gözleri, bu ışık ve aydınlık hengamesi içinde kendisini kısmış, küçülmüştü. O, derin düşüncelere dalmadan, huzurlanmaya başlamadan önce güneş, yüzünü yakacak ve uyuşturacak derecede sıcak ve parlak iken şimdi güneş kızıl bir gülümsemeyle bugünkü son anlarına yaklaşıyordu. Batmaya hazırlanan güneşe bakıp derin bir nefes aldı. Burnunda o mayhoş, ekşi yosun ve deniz kokusu vardı. Hafifçe esen serin rüzgar, yüzünü yalıyor ve saçlarını dalgalandırıyordu. Huzurlu olmanın verdiği mutluluk nedeniyle yüzünden açan tebessümle etrafa bakıyordu. Ellerini destek almak için yere koydu ve usulca ayağa kalktı. Ellerine baktığında nemli toprak parçalarının ellerine bulaştığını gördü. Ellerini burnuna götürdü ve o doğallığı kokladı. Ellerini ve üstünü çırptıktan sonra arkasını döndü ve sahilden uzaklaşmaya başladı.
Yorumlar
Yorum Gönder